2016 ve en iyi 15 caz albümü

2016'nın en iyi Caz albümleri

2016’nın en iyi Caz albümleri

Belalı bir yıl oldu 2016, özellikle müzik konusunda. Çok zayiat verdi. Öte yandan sınırların tamamıyla ortadan kalktığı örneklere şahit oldu. Tarzların tanımlarının değiştirilmeye başlandığı bir sonraki evreye uzayan örnekler doğdu. Cazın caz olmadığı örnekler mesela.

Her zamanki gibi caz yine yaratıcılığı ve üretkenliği ile ne kadar etkin bir tarz olduğunu gösterdi. Diğer müzik tarzlarının gelişimi içerisinde zorlanmadan yine en başa yerleşti. İnsan ruhunun deneyselliğine müzik ile nasıl cevap verileceğini bizlere tekrar tekrar kanıtladı. Art arda gelen birbirinden özgün çalışmalar adeta dinleyicilerin kulaklarında uzun bir süre küpe oldu. Bazıları ilelebet arşivimizde yerlerini garantilerken bazıları yaratıcılıkları ile kerli ferli müzik açılımlarına kulak misafiri olduk.

Caz yeni bir açılım içerisinde diriliş aşamasında. Elbette hiçbir zaman ölmedi ama bu diriliş yeni bir doğumdan öte yeni bir evrimleşme izdüşümü. Esnekliğinin vermiş olduğu sürdürülebilirlik ile R&B, Pop, Dj, MC ve rock dünyasına kolaylıkla müdahil olan caz bu yıl yine en iyilerini ayıklamakta bizleri zorladı. Benim için caz tarzının her zaman iki ana yönü olmuştur. Birincisi, Kültür mirasını (geçmişe ait olan her şey) biz müzik severlere taşıması. İkincisi ise yaşayan kültürü (gelenekler, görenekler, folklor, dinsel inançlar, yaşam, çağdaş kültür ürünleri, gösteri ve sahne sanatları, yaratıcı kültür endüstrisinin tüm sonuçlarını) ayakta tutması.

Bu dizginlenemeyen tarzın 2016’da beni keyiflendiren üretimlerini naçizane yorumlarım ile aşağıda önem sırası olmadan sıraladım. Kıpır kıpır yüreğinizin müzik ile hoplayacağı bir yıl dilerim hepinize…

Eğer bu albümleri dinlemek isterseniz (bazıları yok) Spotify’da oluşturduğum playlist’e sizleri davet ediyorum: https://play.spotify.com/user/1246459316/playlist/7yFVFJb9fZUvSVXbnQv1Eq

Avishai Cohen “Into the Silence”

Kültürel ses müzisyeni, trompeti ile olabilecek en dokunaklı insan yakarmalarını bize taşıdı bu albümüyle. Miles Davis adımlarında ilerleyen Tel Aviv doğumlu cazcı, ECM etiketiyle geniş ve empresyonist tarzını geniş kitlere ulaştırdı. Tenor saksafonunun liderliğinde dörtlüsünü ile babasının anısına duygusal ritimleri ölümsüzleştiriyor.

Snarky Puppy “Culcha Vulcha”

Sekiz yıl sonra gelen tam bir prodüksiyon harikası. Dikkatle dinlenince caz temalarının derinliklerinde ne cevherler keşfediyorsunuz. Sizleri kavrayan tonların arasında yatan nefis sanat unsurları. Gerçek anlamda doğaçlamadan noksan olan albüm bunu dinleyene hissettirmiyor bile zira içindeki düzen kusursuz nitelikte. Bu düzen içerisinde yine de inanılmaz bir özgürlük yer alıyor. 2016’da sık sık tekrar butonunu hak eden bir çalışma olduğu aşikâr.

GoGo Penguin “Man made Object”

Gogo Penguin ilk albümlerinden beri kendilerini yakından ve severek takip ediyorum. Beni etkileyen bir unsur var müziklerinde, muhtemelen o belirsizliğin, kopuşun en son ana kadar özelliğini soruyup sonra sarmalanması. Grubun üçüncü çalışması olan “Man Made Object” öncelikle elektronik ritimler kurgulanarak yoğrulmaya başlanmış. Daha sonra klasik caz normları ile mayalanıp grubun kendine özgü doğaçlama stili ile pişiriliyor. Baterist Rob Turner, başçı Nick Blacka ve piyanist Chris Illingworth eşit düzeyde kendilerini gösterme imkânı yakalıyor her beste süresince.

Deli fişek gibi koşuşturmanıza gerek yok, müzik size aheste aheste ulaşıyor yeter ki sabırlı olun. Yaratıcı manevralar ve virajlar sayesinde kalıplaşmışların ötesine süzülen bir yelken. “Fanfares” den alınan klasik dokunuşlar “v2.0” deki elektronik unsurlar ile birleşerek tezgâha servis edilmiş.

Miles Davis / Robert Glasper “Everything’s Beautiful”

Bu tam bir kümüle çalışma, kuvvetli ve üretken bir takımın meyvesi. Miles Davis’in adı zaten dikkatleri üzerine çekiyor, burada 60’lı yıllarda müziğin geleceğini gören bir vizyonerin yansıması var burada. “Everything’s Beautiful” Miles’ın sık sık yaratıcı eserler huzurunda kullandığı bir cümle ve bu albümün adına hakkıyla yerleşiyor. Tam bir çekip çevrilmiş proje albümü var karşımızda ve baş mimar Robert Glasper. Son zamanlarda girdiği projelerde deneyselliğe pek bir özenen piyanist burada doruk yapıyor. Çalıştığı sanatçılar ise inanılmaz, hepsini aynı albümde yakalayabilmek bile özel bir yetenek.

Sarathy Korwar “Day to Day”

Yılın en deneysel caz albümü Hint asıllı müzisyen / yapımcı Sarthy Korwar’dan geldi. Caz ve etnik müzik her zaman birbirine çok yakışan iki tarz olmuştur. Ezoterik bir yaklaşım ile çok katmerli, modern tonal taktikler ve saykadelik kuyulara dalarak karşımıza elektronik müziğin etnik ve caz harmanlaması ile çıkıyor sanatçı. Farklı kalıplar içerisinde müziğin renklerini işleyen Korwar caza getirdiği yenilikçi yaklaşımdan dolayı bu listede.

Hiromi “Spark”

Hiromi Uehara’nın onuncu albümü bir kıvılcım gibi düştü yüreklerimize. Gitarist Anthony Jackson ve baterist Simon Philips ile kurduğu muhteşem üçlünün ise dördüncü albümü. Birbirleri ile inanılmaz senkronize olan üçlü her ritim ile kıvılcım yaratıp melodik bir sözsüz ahenk silsilesi içerisinde. Albüm çok ciddi ve anı zamanda rahat. Tonlar arasında gidip gelmeleri her iç gıdıklayıcı hem de tutkulu. 2014 albümleri Alive’ın bıraktığı yerden devam eden Spark daha cesur ve ateşli. Hem sadeliği ama aynı zamanda da detaycılığı işleyebilen ekip olası keskin köşeleri törpüleyip bütünleşebiliyor. Yetmiş beş dakika olan çalışma, üçlü dinamizmin en doruklarına ulaşabilen ve bunu o an için kavrayıp dinleyenlere taşıyan tam bir şölen.

Niechec “Niechec”

2012’de caz dünyasında bir bomba patladı ancak bunun pek farkında olmadık. Patlama Polonya’dan geldi ve adı Niechec yani isteksizlik. Grup dört yıl içerisinde bir şekilde gölgelere çekildi ve kendisini sessize aldı. 2016’da bu sessizlik kendi adlarını verdikleri yeni bir bomba ile bozuldu.  Hemen göze çarpmayan ama bir şekilde bulaştığınızda kurtulamayacağınız müziksel evrim. Polonya zaten caz konusunda oldukça yaratıcı bir ülke ama Niechec bunu bir sonraki vitese takıyor. Yüksek doğaçlama unsurları sert ve kuvvetli çarpışmaları karanlık bir caz tarzına doğru sürüklüyor. Özgür-akış, nu-jaz ve post-bop harmanlamasıyla ekip güçlü bir ses katmanına sokuluyor. Karanlık bir başyapıt var karşımızda ve uzun zaman da bir yok olmayacak nitelikte.

Marquis Hill “The Way We Play”

Kaliteli klasik cazın her zaman yeri ayrı oluyor hiç şüphesiz. Bunun en güzel örnekleri 20’ler – 40’larda gerçekleştirildi. Ancak arada sırada bu döneme ağıtta bulunan nefis üretimlere kulak misafiri oluyoruz. Daha 29 yaşında olan Marquis Hill, 2016’da tamamen siyahi cazcılardan oluşan ekibiyle “The Way We Play” adlı çalışmasında bizler o dönemin çağdaş yorumuna taşıdı. Şikago’dan gelen nefis siyahi caz ritimlerini işleyen ekip, hem özgün hem de efsane cazcıların yorumlarını klasik caz severlerin keyfine sunuyor. Araya serpiştirilen vokaller ise albüme farklı bir zenginlik katıyor.

Theo Croker “Escape Velocity”

Doc Cheatham’ın torunu olan Theo Croker, caz âlemine girdiğinden beri kulakları çekmeyi başarıyor. Trumpeti ile caz severler caz dinlemeye davet ediyor. Theo’nun müziği genel anlamda her caz severe hitap ediyor, kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri bir müzik harmanlaması var karşımızda. Otuzlarındaki bu caz terzisi cazın var olduğu geleneğin içerisinden doğuyor. Çekirdeğinden beslenen Theo’nun müziğinde etnik, hip-hop, R&B, elektronika ve rock sentezleri mevcut, yokluktan varoluşçuluğa ve sonra parçacıklar halince parçalanmalara giden bir bütünsellik.

Takuya Kuroda “ZigZagger”

Bir trompetçi daha 2016’ya damgasını vurdu. Japon asıllı sanatçı hip-hop ve afrobeat tarzlarının derinliklerine sokuluyor bu yeni çalışmasıyla. Kinetik enerjiyi benimseyip caz ritimlerine taşıyabilen New York menşeli trompetçi sıcak, ruhunuza dokunan melodik sürdürülebilirliği bizlere aktarıyor. Oldukça keyifli dinlenen bu albüm uzun zamandır beklenen bir caz-funk oluşumuna verilen cevap niteliğinde.

Mammal Hands “Floa”

Yakın zamanda Britanya’dan çına en yaratıcı genç cazcılar Mammal Hands. Bana GoGoPenguin’in ikiz kardeşiymiş gibi geliyor hep. Zaten keşfetmelerine vesilen olanda GoGoPenguin’in basçısı Nick Blacka olmuş. Tarzları, yaratıcılıkları ve üretkenlikleri paralel dünyadan geliyor. Mammal hands bu yıl karşımıza Floa ile çıktı, Beklenmeyecek kadar ritmik, dinamik ve heyecanlı olan üçlü elektronik, çağdaş, klasik ve dünya müziğine ciddi anlamda meyilli. Üyelerin hepsi kendi özel müzik yaşantılarında farklı tarzlara özen gösterdiği için Mammal Hands’in derin bir yelpazesi söz konusu. Bu albümlerinde ise ilham kaynakları arasına bir de Sufi, Afrika trans, İrlanda ve Doğu Avrupa folk müzik tarzlarını da eklemişler.  İskandinav’ca akış anlamına gelen Floa tek kelimeyle grubun ritmik akışını kavramış durumda. Aynı zamanda gruptan seyircisine ulaşan akışı da temsil ediyor. İlk albümleri Animalia’nın zenginliğini bu albümde güvene dönüştürülmüş. Üçlü belli ki tek bir ritim fikrini boşa harcamamış. Günümüzde müziği ile en ulaşılabilir caz ekiplerin başında yer alıyor.

Trio FM “Satt”

Fazla bilinmez bu İsviçreli üçlü ancak üretimleriyle her zaman kulakları kendi tarafına yönlendirmeyi başarmıştır. 2016’da çıkan dördüncü albümleri Satt ile yine bunu başarmanın heyecanı içerisindeler. Pek çok caz unsurlarını birbirine nakışlayan üçlü müziğin caz lehçesinin sınırlarını genişletmesiyle biliniyor. Deneysel doğaçlama müzik parçalarını modern caz unsurlarıyla bir araya getiriyorlar. Tipik bir üçlü olmadıklarını daha ilk parçanın ilk dakikalarında algılıyorsunuz. Üç enstrüman kulak misafiri olmadığımız düzeyde ilk defa tam birebir eşit düzeyde müziğe iştirak ediyor. Herhangi birinin diğerine bir üstünlüğü yok. Bu teknik ilk başta popüler kulaklara ürkütücü gelse bile cesur kulaklar hızlı bir şekilde benimsiyor. Bu genç müzisyenler kolay olmayan, hatta arada sırada zor olan bir müzik yapıyor. Onlara göre bu en doğru şekilde içlerinden fışkıran sanatı yansıtılabilme biçimi. Oldukça yetenekli olan bu müzisyenler aslında her tarzı ciddi anlamda çalabilecekken cazı tercih etmişler, ne de iyi yapmışlar!

Danielsson / Neset / Lund “ Sun Blowing”

Saksafon, bas ve bateri üçlüsünün özgür atışması bu albümün hamuru. 2012’de tesadüfen bir tren yolculuğunda bir araya gelen bu üç müzisyenin nefis bir üretimi. Zaten Rollins’in ayak izlerinde ilerleyen Norveçli Marius Neset’in bulunduğu her proje açıkçası ayrı bir dikkat gerektiriyor. Bu albümde başı Marius çekiyor ve onun kişiliği etkin bir şekilde müziğe yansıyor. Albümün en büyük özelliği her şeyin olağan olması, sanki bu üçlü önceden hiç prova, plan yapmadan bir araya gelmiş. Çıkan ritimler sanki bir ihtiyaca cevap veriyor, yaratılmış olmak ihtiyacı…

Elliot Galvin Trio “Punch”

En beğendiğim müzik firmalarının başında yer alan Edition’ın 2016’ya damgasını vuran caz albümü Elliot Galvin üçlüsünden geldi. 2014’deki “Dreamland” albümleri her ne kadar benim o yıl için en iyiler arasında yer almamış olsa bile, ki ucundan kaçırdı, bu defa ıskalanmayacak bir nefaset var ortada. Tıka basa doymuş, kesin duraklı ve ana motifi destekleyen usta ritimlerden oluşan albüm yerleşmiş geleneklere karşı çıkıyor.

Neil Cowley Trio

Cazın caz olmadığını bizlere gösteren en büyük kanıt Neil Cowley Trio. 2016’da Arthur C. Clarke’ın “The City and the Stars” adlı romanını müziğe uyarladılar. Albümün adını da Spacebound Apes taktılar. Lincoln adlı bir maymunun uzaydaki macerasını bize hızlı, direk ve güçlü ritimler ile ulaştırıyorlar. Tanıdığımız NCT ritimlerinin yanı sıra üçlü bu defa hem rahatlatıcı hem de ayrıcalıklı, bireysel enstrüman liderliğinde giden, arkasından kovalayan diğer enstrüman mantığından arınmış bir ritim formülüne soyunmuş. Adeta bir uzay filmi müziği dinliyoruz, sonsuzluk izlenimi veriyor. Her ne kadar her parça aynı kuvvette olmasa bile bir araya gelip oluşturdukları yapı oldukça sağlam. Pozitif bir çatı altında Neil Cowley, bağdaşık, dikkatle işlenmiş ve kavramsal bir müzik yapısı sunuyor. Ulaşılabilir müziği hedefleyen üçlü kanımca bunu fazlasıyla başarıyor. Müziklerini dinlerken hem caz, hem popüler, hem ritmik, hem sert, hem de yumuşak melodilere sizi savuruyor. Bu kadar farklılık sunabilen çok fazla ekip yok ortalıkta. Neil Cowley’nin tanımladığı gibi, müzikleri “hem yürek hem de ayaklar” için.