Anouar Brahem Trio

anouar brahem

anouar brahem

Sünger etkisi vardır, hani fazlalığı emer, sonuçta o saf ve temiz haline getirir. Müzik benim için işte böyle bir şey. Ne kadar yoğun (dönemimizin en moda terimi) olsanız bile, öyle müzikler var ki bir dinleyişte arınırsınız, huzura erersiniz ve süzülürsünüz. İşte dün gece Anouar Brahem Trio böyle bir etki ile dinleyenleri yeşertti.

Her şey çok sade, sahne olması gerektiği gibi, ne fazla, ne az, tam bir natürmort gibi; içine yerleştirilecek canlıları bekliyor. Saat 21.30’da ise bu canlılık, durağanlığa müdahil oluyor ve işte sürrealist bir yapı karşımızda duruyor. Ancak yine her şey sade, abartı yok.

Sade sahneye dahil olan sade müzisyenler. Sanki içeride bir sohbetten çıkmışlar, yüzlerinde hoş birer tebessüm ve huzur var. Kıyafetleri ise günlük kıyafet, oldukları gibi, olması gerektiği gibi, samimi, alçakgönüllü ve bizden. Onları bizden ayıran bir yücelik yok, müzikleri haricinde, onun dışında onlar biz, bizler onlar. Bir bütünlük hâkim aynen dinlemeye başladığımız müzik gibi.

Klarnet, ud ve vurmalı çalgılar. Bir dinleyici daha ne isteyebilir! Evrenimizin en ufak objesi elektron ancak bir o kadar da Tanrı gücüne sahip olduğunu düşünürsek; dün gece üçlü bu konumdaydı. Bizler ise etrafında dönen proton ve nötronlar olarak birer atom oluşturduk. Herkes sessiz, pür dikkat üç enstrümandan çıkan ritimlerin çarpışmasına nefeslerimizi keserek dinledik. Başrollerde elbette müziğin sonsuzluğuna inanan sanatçı Anouar Brahem var. Teknolojinin sunduğu yan unsurlarla müziğini beslemektense gelenekselliğin içerisinde kavurmayı daha uygun gören sanatçı, dinleyenin bedenini sandalyeye oturtmuş olsa bile ruhunu yerden kesti. Ortadoğu, Akdeniz ve Balkanların derin çatlaklarına süzülen bir ritimsel şölen ile yaklaşık bir buçuk saat müzikseverleri sıvazladı.

Klarnette Barbaros Erköse’nin huzur veren nefesi, udun tellerinden zıplayan ritimleri bir nida ile kucakladı. Perküsyon ritimleri ise kavrayıcı bir atmosfer yaratarak her şeyi bir araya getirdi. Klarnet ve perküsyon kendi aralarında sohbete dalarken, Brahem’in udu diyaloga karıştı ve arada sırada sanatçının ritmik inlemesi ile yönlendirici bir orkestra şefliği yaptı. Bir karmaşadan öte karşımızda bir ahenk oluştu. Erköse’nin sakin ve ud ile bütünleşen atışmaları arasında gidip gelen bir ritimsel yol kulaklarımıza serildi ve zaman nasıl geçti anlamadık.

Sonuç bir denge hâkimiyeti oldu. Kulaklarımıza Ortadoğu, Akdeniz, Çingene ve hatta Kuzey Avrupa cazı standartları çalındı. Anouar Brahem’in olmuş adabı karşımızda hiperaktif bir konser aksine olgunluğun verdiği bir oturaklılık sundu. Gereksiz kültürel karmaşadan çok enine boyuna ölçülmüş bir harmanlama başrollerdeydi.

Konserdeki zamansızlık dinleyenin her anını doldurup işledi. Her parçanın öyküsü, olması gereken bir süre ve üslup ile dinleyene aktarıldı. Adeta bir kafede oturduk (bu arada sanatçı ayakta izleyici alınmaması konusunda ricada bulunmuş), ileri geri, sağa sola süzülerek zamanı unuttuk…

Müziğe tek bir açıdan bakmayan İKSV Salon’da tekrar oradaki müziği ayağımıza getirerek bir koca alkış daha aldı. Zaten popülist ve elitist bir evrende yaşadığımızı kabullenirsek bu akıma kucak germek kaçınılmaz, ancak arada çıkan aykırılıkları da fark etmemek olmaz. İşte Salon İKSV bunu hakkıyla başarıyor. Oradaki müziği çekinmeden ve cesurca bize ulaştırıyor.