Dead Can Dance, derin müzik, her zaman ve mutlak…

Dead_Can_Dance "Anastasis" albüm kapağı

Dead_Can_Dance “Anastasis” albüm kapağı

Dead Can Dance, derin müzik, her zaman ve mutlak…

On altı yıl geçmiş, olabilecek en olgun gruplardan biri olan Dead Can Dance’in son stüdyo albümü (1996 tarihli “Spiritchaser”) ile bu yıl çıkan Anastasis arasındaki süre. ancak bu avustralyalı ikilinin müziğinde öyle bir büyü var ki adeta zamana karşı bir dokunulmazlığı var. Adeta bu süreç zarfında ikili birlikte üretmeyi noktalamamış ve kendi paralel dünyalarında sürekli farklı ritimler arkasında koşarak, yeni müzik harmanlamaları yakalamış. Onlar için kısa bir süre gibi görünün bu süreçte aradan on altı yıl geçmiş ve her şey hazır olanca “Anastasis” adlı yeni üretimleri vasıtasıyla bizim zaman dilimimize, bizim dünyamıza geri dönmüş. Belki bu nedenle dünyamıza geri dönmenin en önemli vurgusu tekrar diriliş anlamına gelen “Anastasis” ile yapılmış.

1984 yılında müzikseverler ile tanışan ikili takip eden 12 yıl içerisinde, adeta dünyanın her köşesinden gelen müziği işleyerek dinleyenleri arasında bölünmez bir bağ kurdu. Gitarist Brendan Perry ve solist Lisa Garrard orta çağ Avrupa temalarını folklorik altyapı ile evlendirerek o zamana kadar müzikseverlerin pek bilmediği müzik evrenine sokuldu. Etnik müziğin daha yeni yeni gündeme geldiği bir dönemde, İngiltere’ye yerleşen bu ikili yaratıcı vizyonu ile yeni klasik bir altyapı kurgusuyla farklı kültürel uçları bağlamaya başladı. O zamandan beri müziklerindeki orumluluk ve sürdürülebilirlik varlığından zerre kadar kaybetmedi. Müzik aleminde bu tür yapılaşma pek görülmediğinden ikilinin duruşu her zaman takdire şayan oldu.

Dead_Can_Dance

Dead_Can_Dance

Batılılaşmadan arınmış olan müzik kültürü, algısı yüksek olan dinleyicilerin radarına girmeyi hep başardı. Brendan Perry ve Lisa Gerrard’dan oluşan ikili değişen müzik ufkuna fazla değişmeyerek uyum sağladı. On altı yıl mola vermesine rağmen, ruhani bir yüceliğe ve aynı zamanda sihirli kalite düzeyinde olan müzikleri hala dinleyenlerin duygu sinir uçlarına birebir ulaşıyor.

19 Eylül’de kendi gözlerimizle izleyip, kendi kulaklarımızla canlı dinleyeceğimiz ikilinin yeni albümleri bilgin, mucizevi, iç gözlemsel ve ikiliyi Akdeniz sahillerine doğru savuran bir çalışma. Aslında bir anadolu harmanlaması var karşımızda, modernlikten çok antik kurgu ile ruhumuza ulaşan birkaç müzik kolu. Yakın Orta Doğu ile Kuzey Afrika ekseninde müzikal bir gelgit kurgusu.

İkilinin çekirdeğinde yer alan müzik yapısı, sekizinci albümleri “Anastasis” adlı çalışmasında da sürüyor. Göğe ulaşıp insanlık tarihini iyimser bir ortamda sorgulayan bariton sesli Brendon Perry, açılışı ‘Children of The Sun’ ile yapıyor. On altı yıllık sessizlik böylece bozuluyor ve adeta Dead Can Dance müziklerine istinaden bir özet geçiyor. Sözler ise her zamanki gibi derin ve anlamlı: “Biz antiğiz / Güneş kadar antik / Okyanustan geliyoruz / Bir zamanlar atalarımızın yuvası.” Dead Can Dance için her zaman önemli olan ritimsel doku yine yapı ve temponun üzerine çıkıyor. Ancak yine zamansızlık mutlak hakimiyet içerisinde.

Antik Yunanlı Xenophon’un meşhur yedi ciltli kitabının en önemli ve bilinen bölümünden adını alan ‘Anabasis’, antik ve folklorik dünyaya süzülen bir gemi. Egzotik kuş sesleri ve İsviçreli Hang enstrümanı (Batı Hindistan baterisi ve yerel Endonezya zil karışımı bir enstrüman) altyapısı üzerine inşa edilen parça büyüleyici atmosferi ile Dead Can Dance dünyasına yeni ve aşina olanlara güzel bir hoş geldiniz sıcaklığı sunuyor. Ortadoğu labirenti içerisinde Keşmir yaylıları sayesinde süzülen Gerrard’ın sesi tam bir denge unsuru.

Yüce aşk veya aşkın doruğu olarak çevirebileceğimiz ‘Agape’ albümün üçüncü yansıması. Türk vurmalı çalgılar ve ritimlerinden ilham alan bu beste aynı zamanda Kuzey Afrika müziğine de göz kırpıyor. Orkestra altyapısı zengin olan parça, etnik pop klişesinden arındırılmış bir ustalıkla otantik yerel tınlama üzerinden özgünlüğe uzanıyor.

‘Amnesia’ önceden gelen iki parçanın geleneğini sürdürüyor. Her ne kadar kelime anlamı olarak hafıza kaybını ifade etse bile burada ters bir anlam ile müziğin üzerinde unutulmamak üzere geçiyor, altını çiziyor. Parçanın ortasına doğru rehavetle yükselen piyano vurgusu Perry’nin melankolik sesi ile bütünleşiyor. Parçanın sonralına doğru devreye giren yoğun yaylılar yine dinleyeni büyüsü altına alıyor, sessiz egemenlik altında hakimane bir duruş. Albümün en dikkat çekenleri arasında hakkıyla yer alan bir eser.

Hüzün ‘Kiko’ ve ‘Opium’ da hakimiyetini ilan ediyor. Her iki parça kanımca albümün en kuvvetli oluşumları arasında. Özellikle ‘Opium’ albümün çekirdeği görevi görüyor. Sanki her şey onun etrafından çıkmış ve evrenselleşmiş. Gerrard ‘Kiko’ parçasında bir din kadını gibi, vurmalı çalgılar üzerine ağıtlar yakıyor. Sanki hep birlikte bir adağa doğru ilerliyoruz ve bu süreçte ‘Kiko’ adlı marşı söylüyoruz. Fas yerel ritimleri üzerine oturtulan ‘Opium’ ise yine en dikkat çekenler arasında. Albümün çekirdeğini oluşturma sorumluluğu hiç şüphesiz omuzlarında ve bunun altında hakkıyla kalkıyor. Perry’nin solo albümü “Ark” tan kopup gelen melankolik, hatta nispeten kasvetli sözler, parçanın en önemli kozu. Daralmanın, bağımlılığın veya bir acının vermiş olduğu sıkıntıdan sonra gelen rahatlamayı, özgürlüğü taşıyan parça yaratıcılarının hünerlerini sergiliyor.

Perry ve Gerrard’ın birlikte seslendirdikleri ‘Return Of The She-King’ epik yapısı ile adının yüceliğini yansıtıyor. Süzülen yaylılar arasına girip çıkan cüretkar metanetli vurmalılar anlatılan efsaneye yol gösteriyor. On altıncı yüzyılda yaşadığı söylenen İrlandalı Kraliçe’nin öyküsüne değinen parça Kelt müzikal kurgusu ile albümün en sorumlu parçalarından biri.

Bu sekiz parçalık albümün kapanışını ise ‘All In Good Time’ yapıyor. Bir felsefeci adasıyla  Perry, hepimize insanlığın beklentisinin nasıl her zaman istediği gibi olmayacağını ifade ediyor. Olması gereken olmayışı, gelmesi gerekenin gelmemesi, umudun yok olması veya sevincin gecikmesi. Ama hepsinin sonunda sabretmenin doğurduğu dirilişin iyimserliğini vurguluyor. Tuhaf ve hatta ürkütücü atmosferde Perry albümü sakin bir nihayete taşıyor.

Bir etnik müzik sever programcısı ve arşivcisi olarak Dead Can Dance’in her zaman yaptığı müzik beni etkilemiştir. Başarılı alternatif müzik firması 4 AD ile fiilen tüm dünyaya açılan ekibin bu tür bir yaklaşım içerisinde olması ve mevcut olan her kültüre kucaklayıcı bir mantık içerisinde yaklaşması zaten pek çok şeyi izah ediyor. Günümüzde “oradaki müzik” olarak algılanan etnik müziği ayağımıza getiren diğer gruplara kıyasla Dead Can Dance’in sorumluluğu her zaman bir kaç gömlek üstün oldu. Onlar günümüzün popülist akımına karşı durarak insanlığın ayağını yerden kesebilecek ritimsel açılımlara doğru yol almayı, araştırmayı ve kendi sorumlulukları içerisinde müzik havanını dövmeyi tercih etti. Bunu yaparken de kendilerinden asla özdün vermedi. Bu sorumlulukları ise onları yüceltti. Kültürel insanlara sunulan kültürel bir müzik kapısı. Dead Can Dance’in müziği herkes tarafından benimsenecek bir stil değil, burada bir elitist ayrımı da yapılmamakta ancak kulağı farklılıklara açık olmayan müzikseverlere göre değil. Belli bir zaman sonra sıkıcı bile gelebilir onun için Dead Can Dance müziğini dinlemek biriktirim, kültür, açıklılık ve algı gerektirir.

Sabreden, bekleyen, hayal edip sebat eden müzikseverler için bir şükran “Anastasis”. Dead Can Dance arşivine yabancılık çekmeden kolaylıklı sokulan bir üretim. Dinlemesi kolay olmayan ancak bir defa içerisine girebildikten sonra çıkamayacağınız bir şölen.