Lhasa de Sela ile son dans…

[imagebrowser id=16]

Yeni yıla girişle birlikte şarkıcı Lhasa de Sela Montreal’deki evinde hayata gözlerini yumdu. 1 Ocak 2010’da gece yarısında hemen önce son nefesini veren sanatçı, 21 aydan beri göğüs kanserine karşı verdiği yoğun savaşı ne yazık ki kaybetti.

Bu zor dönem boyunca etrafına pozitiflik dağıtmayı, karizmatik neşesini ve güzelliğini bir an olsun esirgemeyen sanatçı, hastalığını ikinci plana atarak en son albümünün kayıtları için stüdyoya bile girdi. Ancak 2009 sonbaharında planlanan dünya turnesini maalesef iptal etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki planlama aşamasında olan Victor Jara ve Violeta Para parçalarından oluşan bir albüm de böylelikle hiçbir zaman gün yüzü görmemek üzere doğmadan öldü.

Lhasa De Sela Con Toda Palabra kısaca Lhasa olarak bilinen sanatçı, 27 Eylül 1972 New York doğumlu bir Meksikalı. Ailesinin (toplam 10 kardeş) fakir olmasından ve ebeveynlerinin teknolojiye olan tepkilerinden dolayı hayatın modern kolaylıklarından uzak yetiştirilen Lhasa, çocukluğunda televizyon ve benzer modern cihazlardan arınmış bir ortamda bol peri masalları, kitaplar, mektuplar ve müzik ile büyüdü. Bunun sonucu olarak Lhasa kendisine masal ve sihirden oluşan canlı bir hayal dünyası yarattı. Müziğindeki eşsiz doku ve lezzetin bu çekirdekten geldiği mutlak. 12 yaşına bastığında ailesi ile San Francisco’ya taşınan Lhasa, kısa bir süre sonra annesinin koleksiyonunda bulduğu Billie Holiday albümden ilham alıp, büyülenerek sahnelerde şarkı söylemeye başladı. 1992 yılında 20 yaşına geldiğinde mevcut yaşantısından sıkılarak Montreal’de sirk eğitimi alan üç kız kardeşini ziyaret etmeye giden Lhasa, burada şansının yardımı ile Quebec’li sanatçı Yves Desrodiers (www.yvesdesrosiers.com) ile tanıştı. Müziğe karşı olan samimi ve hüzünlü yaklaşımını ile bestelerini kuvvetli ve hassas bir sesle söyleyen Lhasa kendisini bir anda Montreal’in barlarında şarkı söylerken buldu. Arkasın aldığı Yves Desrodiers ve basçı Mario Légaré gibi diğer Montrealli sanatçılardan oluşan bir grup ile yavaş yavaş sesini duyurmayı başarır.

Eşsiz orijinallikte Aztek mitolojisinden etkilenen parçalardan oluşan ilk albümünü “La Llorona”yı tamamen İspanyolca olarak evinin mutfağında kaydeden Lhasa, bu albümü ile Kanada’da bravo seslerinin altında ayakta alkışlandı. Okuduğu Fredico Garcia-Lorca şiirlerinden, Latin folklor ve Avrupa Çingene müziğinden oldukça etkilenerek yazdığı “La Llorona”, Dünya Müziği severler tarafından bol çeşitliliğinden dolayı bir kategoriyle sınıflandırılamadı. Çok dilli sofistike kalabalığa hitap etmeye başlayan Lhasa, zamanla Bob Dylan, Leonard Cohen ve Edit Piaf gibi sanatçıların şiirselliği ile kıyaslanarak daha geniş kitleleri cezp etmeye başladı. Hatta bazıları tarafından “İngilizce, İspanyolca ve Fransızca şarkı söyleyen P.J. Harvey” olarak bile değerlendirildi. 1997 yılında “La Llorona” albümü Kanada ve Fransa’da altın plağa uzandı ve Kanada’daki en iyi dünya müziği albüm unvanı ile 1998 yılında Juno ödülü ile taçlandırıldı. Kazanılan ödülle birlikte Lhasa bir anda global müzik camiasında tanınan bir sanatçı oldu ve bununla birlikte doğal olarak açılan şöhret kapısı onun bir anda dünya müzisyenleri arasında yer almasına neden oldu.

Öncelikle hayatta kendi serüveninin yaşanmasına inanan sanatçı ikinci albümünü dört yıl kendisini sirk performansı ile ilgilenen kız kardeşlerinin yanında izole ettikten sonra kaydetti. Bu sirk ile nerdeyse tüm Avrupa’yı dolaşan Lhasa, 2003 yılında karşımıza ana teması seyahat üzerine kurulmuş olan “The Living Road” albümü ile çıktı. Her şarkının bir macera, öykü, ufak bir film olduğunu söyleyen Lhasa, bu yeni çalışması ile dinleyenlerin karşısına bu defa İspanyolcanın yanı sıra İngilizce ve Fransızca parçalar ekleyerek çıktı. Üçüncü albümü ise hastalığına denk geldi ancak sanatçının azmi ile 2009 ortalarında “Lhasa” adlıyla raflarda yerini aldı. Dünya Müziği severler olarak hep albüm bulmakta zorlandığımız ülkemizde ne mutlu ki söz konusu üç albümü de bulma imkânımız var.

Söz konusu üç albüm dünya çapında bir milyon üzerinde satış grafiği yakalayarak Lhasa’ya özel ve kült bir hayran kitlesi yarattı. Her daim kültürüne bütünüyle hâkim ve sahip çıkan sanatçı, eserlerine kattığı özel dokunuşlarla müzik dünyasındaki en özel Güney-Amerika sanatçısı olarak tarihe geçti. Kendine has ses skalası, sahne duruşu (14 Temmuz 2005 akşamı Sepetçiler Kasrı’nın muhteşem manzarası eşliğinde kendisini İstanbul’da misafir etmiştik), pek çok ülkede Lhasa’ya ikonik bir konum sağladı. Lhasa’nın parçaları, zamanı umursamayan, hüzünlü, derin sözlerin, töresel müzik eşliğinde evlendiği enstrümanların bir şöleni olarak tarih sayfalarında devamı gelmemek üzere yerini almaya hazırlanıyor artık ne yazık ki…

Lhasa geride hayat arkadaşı Ryan’ı, ebeveynleri Alejandro ve Alexandra’ı, üvey annesi Marybeth’i, 9 kardeşini (Gabriela, Samantha, Ayin, Sky, Miriam, Alex, Ben, Mischa av Eden), 16 yeğenini ve kuzenini, Isaan adlı kedisini ve sayısız dost, müzik ortağı ve en önemlisi biz Dünya Müziği severleri bıraktı.

Sanatçı aramızdan ayrıldıktan sonra Montreal’de 40 saat aralıksız kar yağdı…

14 TEMMUZ 2005’DE SANATÇI İLE RADİKAL GAZETESİNDE YAPILAN RÖPORTAJ

Sezen Aksu’nun Goran Bregovic’le yaptığı albümden çok etkilenen Lhasa, sanatçıyla tanışmak istiyor.Bu akşam İstanbul Caz Festivali kapsamında sahneye çıkacak Kanadalı şarkıcı Lhasa, bir Sezen Aksu hayranı. Lhasa: Sezen Aksu harika bir kişilik

Röportaj: ÖZGÜ ÖZMAN

İstanbul Caz Festivali için yola çıkmadan önce Lhasa’yla ülkesi Kanada’daki Toronto Downtown Jazz Festivali sırasında konuştuk. Lhasa’nın birbirinden çok farklı iki albümü var. İlki İspanyolca, adı ‘La Llorona’. Diğeri ise elektronik bir altyapısı olan ‘The Living Road’. Lhasa bize çocukluğunda yaşadığı göçebe hayatı, ilginç ailesini ve müziği anlattı. Tabii bu arada öğrendik ki Lhasa, bir Sezen Aksu hayranı…

İsmini Tibet’in başkentinden alıyorsun. İsminin hikâyesi nedir?
Annem ve babam dünyanın değişik yerlerindeki dini, manevi konulara ilgi duymuşlardır. Annem bana hamileyken Tibet ve Budizm konusunda kitaplar okuyormuş, oradan esinlenmiş.

İlginç bir ailen olmalı…
Amerika’da doğdum. Annem Amerikalı, babam Meksikalı. Annemin ailesi Rus-Yahudi ve Lübnan-İskoç karışımı; babamın ailesi Fransız-Polonyalı ve İngiliz-İspanyol karışımı. Babamın iki eşinden toplam 10 kardeşiz. Amerika ve Meksika’da oradan oraya seyahat ederek büyüdük. Nereye ait olduğumuz konusunda hiçbir zaman kafamız karışmadı, çünkü ailemizi ülkemiz olarak gördük. Bu yüzden ailem benim hikayemin büyük bir parçasını oluşturur.

Sana göre iyi şarkının tanımı?
İyi şarkı bana göre su sızdırmayan bir tekne gibidir. (Yaptığı betimlemeye bizimle birlikte kendisi de gülüyor.)

Risksiz mi demek istiyorsun?
Parçanın defalarca beni taşıyabileceğini bilmem lazım, bir arada duran bir şey olmalı. Başından sonuna kadar bütünlük içinde olmalı. Nasıl kurup bir arada tutacağını çok iyi planlaman lazım. Şarkıyı yazıp tamamlamakla olay bitmiyor.

O şarkıyı belki yüzlerce defa söyleyeceksin. Gücünü kaybetmeden her defasında yeni anlamlar alması, zamana uyup seninle birlikte değişebilmesi lazım.

Türkiye’de konser dışında neler yapmayı tasarlıyorsun?
Bir Sezen Aksu hayranı olarak Türkiye gezisi için çok heyecanlıydım. Kendisi o tarihlerde İstanbul’da olmayacağı için ne yazık ki görüşemeyeceğiz. İstanbul’un ilginç olacağına eminim; şimdiye kadar hiç o kadar doğuya gitmedim.

Sezen Aksu’yu nasıl duydun?
Montreal’de gittiğim müzik dükkânının sahibi Sezen Aksu’nun Goran Bregovic’le yaptığı albümü dinletti bir gün. Gerçekten çok etkilendim. Sonra ‘Deliveren’i aldım. Şimdi menejeri en son albümünü gönderdi. Harika bir kişilik.
Lhasa, saat 22.00’de Sepetçiler Kasrı’nda.