Metronomy

metronomy

metronomy

Pozitif günler peş peşe sürdü ve en sonucunda nihayete erdi. Pek çok konser verildi ancak ilk zamandan beri benim tek bir hedefim vardı o da Devon’dan kopup gelen Metronomy.  Özellikle Sonar Barcelona’da verdikleri konser sırasında dostlardan gelen sıcak ve heyecan dolu Tweet mesajları bu beklentimi kamçıladı.

“Bir masal kenti” olarak adlandırılan İstanbul belki de müzik bakımından en yoğun haftasını yaşıyor. Nereye baksanız bir konser ve etkinlik düzenlenmekte. Ancak haftaya damgasını vuran Küçükçiftlik Parkı’nda süren Pozitif tarafından organize edilen Pozitif Günler oldu. Genellikle beklentim yüksek olan konser ve organizasyonlardan hüsran ile çıktığımı bilirim. Bu defada yoğurdu üfleyerek yiye yiye konser mekânına girdim. İlk dikkatimi çeken şey fazla bir yığılma olmadan her şeyin düzenli olarak akıyor olmasıydı. Benim alana girdiğim saatlerde pek bir kalabalık yoktu ancak dışarıda seyyar satıcıların başına üşüşmüş olan kalabalığın eninde sonunda içeriye akacağını bildiğimde genel olarak konserin kalabalık geçeceğini düşündüm. Konser esnasında bir ara kafamı arkaya çevirdiğim de yanılmadığımı görmek beni mutlu etti.

Müziğin insan ile olan büyüleyici uyumu içerisinde konseri beklemeye koyuldum. Sahnede hareketlenmeler olunca Pozitif’in saatinde başlama politikasını birebir uyguladığını gördüm. Söz verilen saatte Britanyalı ve son dönemlerin dikkat çeken grubu Metronomy sahnedeydi. Joseph Mount’un sessizce Roland klavyesinin başına geçip konsere start vermesi bir anda tüm kalabalığın odağını değiştirdi. Ve böylece çığlıklar arasında bir müzik şöleni başlamış oldu.

İlk dikkatimi çeken Metronomy’nin kendilerinden emin bir şekilde sahnede yer almaları. Belli ki zincirleme verdikleri konserler grubun birlikte uyumuna ciddi bir katalizörlük sağlamış. Pek hissettirmeden ve birbirlerine bakmadan uyum içerisinde enstrümanlarının ürettiği müziği bizlere taşıyan dörtlü beni seksenlere götürdü. O ham, fazla bozulmamış ve ciddi anlamda yürekten gelen ritimler ummadığım bir şekilde bedenimi kavradı. Bundaki en büyük etkenden biri elbette kurulan başarılı ses sistemi. Küçükçiftlik Parkı’nda pek çok konser izledim ancak ilk defa ses sistemine olumsuz bir şey söylemedim. Bazı sitemlerin organizatörler tarafından sessizce izlenip ellerinden geldiği kadar uygulanmaya çalışıldığının hazzını bir tarafa bırakarak Metronomy seyrime devam ettim.

Açıkçası bu kadar hayranının olabileceğini pek düşünmemiştim. Belli ki grubun 2006 tarihli ilk albümü “Pip Paine (Pay The £5000 You Owe)” ve en son çalışması “The British Riviera” arasında geçen süreçte yoğun bir ilgi atmosferinde gelişmiş. Eskileri anımsatan ancak bunu zamane gençliğinin ve hatta olgun gençlerin ulaşabileceği şekilde harmanlayıp sunan Metronomy benden geçer puan aldı. Sahne performansları öyle tutkulu olmasa bile aralarındaki ahenk tüm seyirciye yansıdı. Açıkçası böyle durumlarda pek sahne performansı da aramıyor insan zira müziğin güzelliği yeterli. Ancak belirtmeden de geçemeyeceğim kanımca gecenin yıldızı, kendine özgün orkestral dansları ve bir şef gibi aranjmanları ile Oscar Cash idi. Bunu 180 derece çevirmem gerekirse, o zaman gecenin bence en ırak elemanı Anna Prior oldu. O da bunun farkında olsa gerek ki giydiği yanardöner parlak kıyafeti ile dikkat çekmeye çalıştı.

Bir parçanın kendilerini dolaştıran çılgın taksiciye ayıran ekip geldiklerinin aksine komün bir şekilde, topluca klavye çalarak sahneden ayrıldı. Kulaklarda o kavrayıcı ritimlerini bırakarak…