Portico Quartet

Portico-Quartet

Portico-Quartet

Yüreği olmayan sanat ne kadar sanat olur? Yaratıcılıktan uzak melodiler ne kadar müzik olur? Bunlar hep, benim kendi kendime sorduğum sorular. Bu sorulara yarım cevap verebildiğim zamanlarda bile söz konusu müziğe dikkat etmem gerektiğini anlarım.

Londra merkezli Portico Quartet yaptığı müziği ‘özgür modern caz’ olarak tanımlıyor. Miles Davis’in “Bitches Brew” dönemindeki gibi haylaz bir yaratıcılık var Portico Quartet’in atmosferinde.  Sokakta müzik yaparak kendi tarzının temellerini atan ekip, bir şekilde Londra Caz Festivali’nin aralık kapısından içeri girerek, kendine albüm anlaşması yakaladı. Bu heyecanlı dönemi “Knee-Deep In The North Sea” adlı Mercury ödülüne aday gösterilen albümleri takip etti. Çok ses getirdi bu dörtlünün sokulduğu yaratıcı müzik dalgaları. Gel-git unsuru her dinleyeni etkiledi.

Ekip kahramanlarının seslerinde yankılanırken, araya serpiştirdikleri yaratıcı çekirdekleri ile farklı olmanın algısını yarattı. Onlar var olan ritimleri kopya-yapıştır-düzenle mantığından uzak, kendi yaratıcılığını ön plana çıkartan felsefeyi benimsedi. Çağdaş ritimlerin mutlak hâkimiyeti bir sonraki üretimleri “Isla”da varlığını sürdürmeye devam etti. Abbey Road Stüdyosunda kaydedilen çalışma için ekip cebindeki her kuruşu harcadı. Dokuz doğaçlama temalı parça her vuruşu ile müzikseverleri kavradı.

Portico-Quartet

Portico-Quartet

Daha önceden pek önemli görülmeyen hang davulu, Portico Quartet’in müziğinde kendine yeni bir kişilik buldu. Uçan daire izlenimi veren bu enstrüman, yarattığı ses skalası ile de pek uzaydan uzak kalmadığını gösterdi. İlk iki albümde bu enstrümanı kontrol eden Nick Mulvey, üçüncü çalışmada ben artık yokum diye yerini Kier Vine’a bıraktı. Bence çok yerinde bir karar olmuş zira Vine’in müziğe hâkimiyeti ve Portico Quartet’e uyumu çok başarılı.

Artık enstrüman kutularına atılan birkaç kuruş günlerinden oldukça uzak olan ekip, kendi tarzında söz ettiren bir ligde. Caz döneminin ruhunu bırakmayıp, köklerine her daim sadık olan ekip, kendi adlarını verdiği üçüncü üretimleri ile karşımızda. “Isla”ya kıyasla biraz gidişatı değiştirdikleri bir çalışma “Portico Quartet”. Kusursuz harmanlama, teknolojinin caz, pop ve elektronik müzik ile birlikteliği, ıstırapsız geçişler, karanlık köşelerin aydınlığa uzandığı melodiler, basit ve büyüleyici.

Kulakların ilk başta yadırgayacağı ‘Window Seat’ yürük ortamsal yapısı ile dinleyene merhaba diyor. Gıcırdayan yaylılar ve izgesel tınılar ürkütücü bir sinema ortamına davet ediyor dinleyeni. Son dönemlerde grubun ciddi anlamda neden Oneohtrix Point Nevers üretimlerini sevdiğinin güzel bir yansıması.

Portico Quartet’i birilerine benzetmek bana yanlış bir kurgu olarak geliyor. Zira bu ekibin yaptığı var olanı alıp, farklı bir uygulama ile değişik müzikal serüvene taşımak. Ben yaptıklarını orijinal buluyorum ve tüm krediyi kendilerine veriyorum. İlham aldıkları sanatçılar mutlaka var, ama ‘benzetmek’ bana haksızlık ve daha doğrusu yanılgı olarak geliyor. İlham alındığı yerde kalır ve bir sonraki aşamaya yaratıcılık ile taşınır, işte Portico Quartet bunu gerçekleştiren nadir ekiplerden biri.

Portico-Quartet-Albüm-Kapağı

Portico-Quartet-Albüm-Kapağı

“Portico Quartet” belli ki, üzerinde oldukça uzun zaman harcanmış bir çalışma. Zira her parça kendi başına bir başrol özelliğine sahip ama aynı anda da bir bütün. Saloniksv’de ağırlıkta o zaman çıkacak olan bu albümden parçalar çalarken neyin bizleri beklediğinin az da olsa tadına varmıştık. Şimdi her şeyi temiz ve sessiz bir ortamda dinleyince albümün ne kadar iddialı olduğu ortada.

‘Spinner’daki bas vuruşlarının, hızlı ve kesik klavye vuruşları ile birlikteliği oldukça çarpıcı.  Dokuz dakikayı zorlayan kakofoni ritimlerin zincirleme hâkimiyetinden beslenen ‘Rubidium’ diğer bir cevher. İlk defa vokaller ile ‘Steepless’ parçasında tanışan Portico Quartet müziği, solist Cornelia ile çekinmeden vokal/müzik harmanlamasına giriyor ve tam kıvamında, ne fazla ne az. ‘Lacker Boo’ ise “Isla” devresine en yakın olan, eski Portico Quartet bölümünden kalan, o zaman ile bu zaman arasında köprü kuran bir parça. Ancak takviye gören yaylılar sayesinde burada da farklılığı hissedebiliyorsunuz. ‘4096 Colours’ grubun teknolojiden nasıl faydalandığını ve bunu caz normlarına nasıl işlendiğin vura vura gösterdiği bir büyüleyici ambiyans. Resmen 4096 ritme tekabül eden 4096 renk gözlemliyoruz. ‘City Of Glass’ ise belki de Portico Quartet’in gelecekte neler yapmayı hedeflediğine dair bizleri davet eden en bariz örnek. Tek kişilik orkestradan müşterek bir komün yapıya doğru ivme kazanan ritmik melodiler dinledikçe dinletiyor kendini.

Aslında bu albümün en önemli unsuru detaya gösterilen ekstra özen. Tonlama ve titreşim arasında sürekli gidip gelmeler. Melodik katmerler arasında tetikleyici ritimsel açılımlar. Dengeli ve seviyeli müzik kurgusu, albümün ruhumun beslendiği noktalar. Teknolojinin hünerlerini akıttığı bir katalog.

Albüm çıkmadan önce pek çok parçayı canlı dinleyen birisi olarak, bunun albüme yansımasını görmek, aynaya diğer yüzünden bakmak gibi. Grup canlı performansında albümdeki içeriğe mutlak sadık ve icraatında akıcı, başarılı. Portico Quartet Twitter hesabından albüm bitince adına ne koyalım diye soru sorduğunda ben, ‘perceive more than you hear’ demiştim. Çok beğendiklerini dile getirmişlerdi ama ne yazık ki albüm adı olamadı. Ancak şu bir gerçek ki benim de ifade ettiğim albüm ad şu an dinlediğimiz albüme çok yakışıyor, ‘dinlediğinden daha fazlasını algıla’, işte albümün özü bu aslında. Karşımızda 2012’in en iyileri arasında hakkıyla yer alacak olan ilk çalışma var…