Sazlı Cazlı Sözlük

50’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük - “Şimdiki Zaman Beledir”

50’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük – “Şimdiki Zaman Beledir”

Bu kitap, 1950’li yılları o dönemin gözü ve diliyle okumak isteyenler için, o dönemin gazete ve dergilerinin rehberliğinde hazırlandı. “Şimdiki zaman beledir” dizesi, o dönemin popüler türküsü “Ha bu diyar”dan kopup geldi.

“Şimdiki zaman beledir”, 50’li yıllar Türkiyesi’nin ritmi üzerinde şarkılar, türküler mırıldanan sazlı cazlı bir sözlük. Bu sözlük, memleket tarihinin belki de en hareketli perdesine yansıyan renkli ve siyah beyaz manzaralara, yaşanan olayların siyasal ve kültürel zeminine, köyüne, kentine, ilklere, yeniliklere, romanlara, öykülere, filmlere, şarkılara, danslara bakıyor; insanların alışkanlıklarına, seslerine, sözlerine, düşlerine, düşüncelerine, Salâh Birsel’in deyişiyle, “ayran içişlerine” eğiliyor.

Elvis Presley, Zeki Müren, Leyla Gencer, Brigitte Bardot, Ayten Alpman, Dizzy Gillespie, Nana, 6-7 Eylül olayları, Migros kamyonları, köy romanları, Yeşilçam’ın doğum sancıları, Kore’ye giden askerler, allı yeşilli traktörler, çalgılı gazinolar, alaturka-alafranga çekişmesi, radyo günleri…

SUNUŞ:

Marilyn Monroe’nun başrolde oynadığı, Billy Wilder’ın yönettiği Seven Year Itch (Yaz Bekârı), 1950’li yılların tipik Hollywood komedilerinden biridir. Uzay yarışından ucuz roman sektörüne, televizyonun genişleyen etki ağından yaz tatili çılgınlığına, Rahmaninov’un 2 numaralı piyano konçertosu ve “Chopsticks” melodisiyle temsil edilen kentli-taşralı zıtlığına kadar döneme dair bir dizi işaret, bir Broadway piyesinden uyarlanan bu filmde kendine yer bulur. Ama kuşkusuz, metronun havalandırma mazgalının üzerinde Monroe’nun savrulan eteği ve bacakları filmin esas odağıdır. Bu sahne 15 Eylül 1954’ün gece yarısında, New York’ta 100’ü aşkın fotoğrafçı ve 1000 kişiyi aşkın kalabalığın gözleri önünde, üç saat süresince sil baştan pek çok kez art arda çekilir. Gerçi filme intikal eden bunların hiçbiri değildir: Yapımcılar ve yönetmen tatmin olmayınca, aynı sekans California’daki Fox stüdyosunda sessiz sedasız tekrar kaydedilip filme eklenir. Daha film tamamlanmadan, o gecenin fotoğrafları gazetelerde yayınlanmıştır bile. Zamanla bu fotoğraf yalnız Monroe’nun veya Yaz Bekârı’nın değil, sinema sanatının da simgesine dönüşür; nice dergi ve kitap kapağında sergilenir; çantalara, tişörtlere işlenir; kartpostalları, posterleri duvarları süsler; oyuncakları, hatta heykelleri yapılır. Bu sahne, aradan geçen 60 yılın ardından bugün artık bir efsanedir, ama o gün için eğlenceli, ilgi çekici, gelip geçici bir magazin haberinden ibarettir sadece. 23 Eylül 1954 tarihli Akşam gazetesinin kısa haberinde, bir fotoğraftan bile yoksun biçimde, şu naif, safiyane cümlelerle tasvir edilmiştir: “Vücut güzelliği ile meşhur aktris Marilyn Monroe, geçen hafta yeraltı tren şebekesinin bir hava menfezinin ızkarasına basmış ve alttan gelen hava cereyanı artistin en az 15 kere eteklerini balonlamıştır. Bu sırada kaldırımda toplanan 1500 kadar sinema meraklısı artisti alkışlamışlardır.”

Kitabın adı, 50’li yılların popüler türküsü “Ha bu diyar”dan bir mısra. “Şimdiki Zaman Beledir”, 50’li yılları bugünün merceğinden ziyade, dünün penceresinden izliyor. 50’li yılların gazete ve dergi sayfalarının rehberliğinde, o günün bakışına, o günün mizacına, o günün lisanına sadık kalıyor. Monroe örneğinden devam etmek gerekirse, beyaz bir yaz elbisesinin eteğinin ekseni etrafında örülen efsanenin doğuşuna, ilk ilmeklerine tanıklık ediyor. Soyadına gelince, “Şimdiki Zaman Beledir”, bir sözlük. A’dan Z’ye, “Acı Pirinç” filminden “Zil, Şal ve Gül” şarkısına uzanan, yola çıkış limanı ya da nirengi noktası olarak müziği seçen, 50’li yılların Türkiyesi’nin ritmi üzerinde şarkılar, türküler mırıldanan “sazlı cazlı bir sözlük.” Bu sözlük, 50’li yılların Türkiyesi’nin perdesine yansıyan renkli ve siyah beyaz manzaralara, yaşanan olayların siyasi ve kültürel zeminine, köyüne, kentine, ilklere, yeniliklere, romanlara, öykülere, filmlere, şarkılara, danslara bakıyor, insanların alışkanlıklarına, seslerine, sözlerine, düşlerine, düşüncelerine, Salâh Birsel’in deyişiyle “ayran içişlerine” eğiliyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ortak acıları ve açtığı yaraların sızısıyla geçen bir önceki on yılın sonrasında 50’li yıllar elbette bir uyanış, nefes alış, bir ölçüde neşe ve refah dönemiydi. Tepeden tırnağa fikir özgürlüğü mücadelesi, isyan ve kültürel kaynaşımın ışığıyla aydınlanan 60’lar koşusunun yanında ise doğ- rusu yaya kalıyordu. Ama dünyayı 60’lar rönesansına hazırlamak da az şey değildi. Bir koşu tutturmadan önce yürümek gerekiyordu. 1950’ler Menderes’li, Bayar’lı, Migros’lu, Gima’lı, traktörlü, gecekondulu, naylonlu, hula huplu yıllardı; çok partili demokrasiye geçişle askeri darbe arasına sıkışmış bir zaman dilimiydi. İktidarın milli irade nutuklarıyla muhalefetin istibdat rejimi iddiaları birbiriyle dalaşırken, tango ve rock’n roll adımları birbirine dolaşıyor, Soğuk Savaş’ın gölgesinde küçük Amerika idealiyle karaborsa, ihtikâr, yolsuzluk davaları birbirine karışırken, plaktan kahveye, şekerden otomobil lastiğine, grev hakkından basın hürriyetine yokluklar birbiriyle yarışıyordu. Sabri Esat Siyavuşgil, bir köşe yazısında “Musiki dinlemek imkânlarının kahve içmek saadeti kadar tesadüfe bağlı bir baht işi olduğu memleket” diye tanımlıyordu Türkiye’yi. Mevcut sinemalar, çalgılı salaş gazinolar ve bahçeler dolup taşarken, konser salonları, caz kulüpleri mumla aranıyordu. Radyo sefası süren ülkede alaturkayla alafranga küs yaşı- yor, kimisi gazellere, şarkılara, oyun havalarına, kimisi senfonilere, liedlere, aryalara diş biliyordu. Ama ok yaydan çıkmıştı bir kere. Radyonun cazibesi sayesinde köyle şehir, doğuyla batı, gençle yaşlı, kızla oğlan, fakirle zengin birbirini tanıyor, yekdiğerini merakla şöyle bir süzüyor, çatışsalar da, yatış- salar da, eskisinden farklı bir kültürün, müziğin, sanatın, edebiyatın temelleri çaktırmadan atılıyordu. “Benim evim gecekondu / Eloğlunda apartman / Eloğlunda ince müzik / Benimkisi aman aman” mısralarının şairi Metin Eloğlu, 50’lerde bir bıç- kının ağzından yazdığı bir şiire, çaçaça ve mambo orkestralarının ünlü şefi Xavier Cugat’ın adını verirken kim bilir aklından neler neler geçiriyordu: “Amma da yaptın şıllık kız, / Dağlıysak insan değil miyiz yani? / Koyunları sattık, vurduk üç bini; / Öküzleri sattık, vurduk beş bini; / Bu parayı mezara mı götüreceğiz? / Hele gel, seni vizon pöstekilere saram; / Koluma takıp Kervansaray’a gidem; / Sana Chat-Noir’lar alam mı; / Koklayanın burnu düşsün. / Joze Iturbi’den, Xavier Cugat’dan / Sana pilak alam mı? / O çalsın, sen tepinedur… / Seni eşek sütünden banyolara yatırıp, / Camel’ini binliklerle yakam mı? / Naylon’una ne verem?” Ekim 2016 Derya Bengi