Semiramis

Semiramis

Semiramis

Hepimiz bu adı duyduk: Semiramis. Filistin’in Akdeniz kıyısı üzerinde kurulan Askalon kentinde doğduğuna inanılan bir efsane. Yunanlı yazar Sicilyalı Diodoros’un Bibliotheke adlı kitabında da bahsettiği üzere, sözde “tanıdığımız bütün kadınların en ünlüsü”. Kadınların en eksiksiz ve en ayrıntılı hikayelerini ona borçlu olduğumuz söylenmekte. Ancak ilk başta da yazdığım üzere varlığı bir türlü kanıtlanamamış ve bir efsane olarak kalmış. Elbette gelecekle değişmeyen, ancak geçmişteki buluntular ile değişen arkeolojik kazılar sonucu bu sav ileriki yıllarda değişebilir.

Babil’deki “asma bahçeleriyle” belli belirsiz ilişkilendirilen Semiramis, Yunan-Roma Antikçağı’nda bol rağbet görüp Rönesans döneminde gözden düşmüş. Ancak özellikle klasik müzik bestecileri tarafından çok fazla ilgi duyulan bir şahsiyet. Gluck ve Rossini bu efsanevi Doğu Kraliçesini bir opera kahramanı yapmış, Crebillon ise onu trajedi kahramanı yapmakla yetinmiş, Degas ise Semiramis’i resmetmekten kaçınmamıştır. Vivaldi ile birlikte onu takip eden yaklaşık oniki İtalyan bestecisi, Semiramis’in adını bazı eserlerinde kullanmış. Müzik ile yaşatılmış ve sahiplenmiş.

İşin en garip tarafı şu ki, tüm bu önemli sanatçılar, Semiramis’in bir efsane olduğunu bilmelerine rağmen, onun gerçekliğine inanmış. Efsane belli bir süreçten sonra inanılır bir mertebeye yükselmiş, bununla birlikte müzik, resim ve edebiyat ile desteklenerek günümüze kadar taşınmış. Oysa sadece bir efsane ama yaşayan bir efsane…