Radiohead – The King of Limbs

Radiohead - King Of Limbs
Radiohead – King Of Limbs

Pek fazla sürpriz ve alarmları çaldıracak bir durum yok ortada. Elbette Radiohead’ın sekizinci albümünü beş gün sonra çıkartacağını Sevgililer Günü tüm dünyaya anons etmesinin haricinde. Ortada ne tadımlık bir örnek, ne internete sızan bir kayıt, ne de bir görsel varken, ansızın gelen bu sürprizin hakkını yememek lazım. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken bir de söz verdikleri günden bir gün önce albümü satışa sunmaları da olayın başka bir boyutu. “In Rainbows” çalışmasında değerini sen biç ve öde sanal mantalitesinden sonra hiç şüphesiz bu yeni satış politikası çok yaratıcı. Eski günlerde müzik dükkanlarına gidip beklenen albümün taze kutucuklardan çıkartılıp satışa sunulmasını bekleyen uzun kuyruklar gibi.

Radiohead hayranları müzik camiasında ayrı bir kategoride değerlendirilir, zira onlar grubun her ritmini gözeneklerinde ve her nakaratını ruhunda yaşar. Grubun her notası sanki vahiy gibi değerlendirilir ve tapılır.

Dünyada belki en fazla yapmakta oldukları üzerine spekülasyona açık ve konuşulan grup söz konusu. Radiohead’ın müzik camiasındaki konumu oldukça hassas, yaptıkları her şey medyada bir olaymış gibi kabul görüp halka ulaştırılıyor. Bu elbette grubun suçu değil, en azından tamamıyla değil.  Ancak beklentiyi kamçılamak ve bunun sonucunda gelen her türlü eleştiriye de açık olmak her baba yiğidin harcı değil. Bunu yapsa yapsa Radiohead yapar nokta. Radiohead bir çığır açtı, dinleyenlerini sürekli güvende hissettikleri alanın dışına itti, zorladı ve hiç şüphesiz önlerine yeni kapılar açtı. Ticari kaygıyı uzun yıllar önce geride bırakan ekip, kendi belirlediği kurallar içerisinde gönlünce oynamakta.

Peki, o halde “The King Of Limbs” (TKOL) nasıl bir çalışma? Zaten bir Radiohead albümünü nasıl değerlendirebilirsin?

Öncelikle grubun diğer çalışmalarında her hayranın yaşadığı ve devamı gelsin beklentisi yok, yine bir başka bahara kaldı. Kanımca hiç gelmeyecek bir bahara. Bunu hemencecik aradan çıkartalım önce. Karşımızda sanki Thom Yorke’un kendince kurguladığı “The Eraser” sonrası yeni bir solo hamlesi var. Jonny Greenwood’un kışkırtıcı gitar yarıkları, solo albümü ile bizleri üzen Philip Selway’ın kendinden kopan bateri atışları yok. Tamam, “In Rainbows” havası belki soluyorsunuz ancak burada ‘15 Steps’, ‘Weird Fishes Arpeggi’ veya ‘Jigsaw Falling Into Place’ gibi dinleyeni tokatlayan, ruhunda bir patlama yaşatan ezgiler yok. “The Eraser” pek çoğumuz tarafından Thom Yorke’un dans albümü olarak değerlendirildi, TKOL’den gelen ilk görüntü olan ‘Lotus Flower’ ise sanki Radiohead’in de bir dans çalışmasına girdiği izlenimi verse bile bu düşünce albümün ilk dinleyişinden sonra çürüdü.

2000’den beri Radiohead kolaj müzik yapısı üzerine yoğunlaşıyor ve her ne kadar sınıflandırılmaktan arınmış olsa bile yine de kendine özgün bir çerçeve içerisinde süzülüyor. Çalıştıkları müziksel tuvallerini ise aşırıya kaçmadan doldurmaya özen gösteriyor. Denge her zaman mutlak, özellikle ekip arasındaki müziksel dağılım ahenk tahterevallisinde ve her an dinleyene ulaşılabilir seviyede. TKOL ise öyle kolay ulaşılabilir bir çalışma değil. Adeta grubun vardıkları konumdaki ruhiyatlarını yansıtıyor, belki de ileride önümüze açacakları yeni bir kapının habercisi. Grup bile kanımca bu albümde hangi yöne gittiğinden pek emin değil, onun içinde bir duraksama havasında; durup bir sonrası aşamaya nasıl yönelelim idrakinde. TKOL hem müzik içeriği, hem de ticari yaklaşım bakımında kesinlikle “In Raibows”un gerisinde kalıyor.

Açılışta “I’m moving out of Orbit, turning in somersaults” sözleri ile bezenen ‘Bloom’ adlı parça ile  bizleri karşılayan Thom, adeta bir yerçekimsiz ortam yaratıyor. Boşluğa bırakılan enstrümanların ritmik bir bateri ve yankılanan bas üzerine serpiştirilmesi. “You’ve got some nevre coming here” ile ilk andan gerginlik yaratan Thom, ‘Morning Mr. Magpie’ parçasında saldırgan bir bas ritmi bünyesinde hesaplaşmalarına devam ediyor. TKOL’in hepsinin yeni parçalardan oluşmadığı albümün ilk yarısında bariz olarak gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Grubunda çekinmeden söylediği üzere söz konusu parçaların bazılarının doğum tarihi “Kid A” ve “Amnesiac” dönemlerine kadar uzanıyor. Örneğin ‘Morning Mr. Magpie’ bence “Hail To The Thief” albümüne rahatlıkla bağlanabilecek organik bir yapıya sahip. Hele hele ağıtsal özellikler taşıyan ‘Little By Little’ sanki “Amnesiac” albümüne konmaya unutulmuş. Bunun sonucunda TKOL kanımca çatlak ve kırık bir çalışma. Kesinlikle selefinde yer alan kuvvetli bağlılık ve tutarlılıktan uzak.

Albümün geri kalanında yer alan, ‘Codex’ ve ‘Give Up The Ghost’ parçalarının başı çektiği bölümde ise, karşımıza grubun kişisel referansı, sürprizsiz geçmiş hatıratı çıkıyor. En son parçada Thom omzumdaki tüm yükten kurtuldum diyor olsa bile, bence bu kadar ucuz kurtulamaz. Radiohead hep soyutsal, dikkatle inşa edilen müzik blokları, boşluğa verilen bir nefes ve vakum içine sokulan hava olmuştur. Bu yapısal kurguyu onlar bize öğretti ve hep üzerine inşaata devam etti. Ancak TKOL’da bu durmuş, bir mola verilmiş durumda.

“The King of Limbs” diğer canlı başlı Radiohead albümlerine kıyasla ciddi anlamda solgun. Bu genel değerlendirmede Radiohead’in kötü bir albüm yaptığı anlamına gelmesin ancak buradaki müzik işçiliği kötü ve özensiz. Eğer benim gibi Radiohead’in gelişiminde bir kusursuz durak beklentiniz varsa, o zaman hayalleriniz suya düşeceğine hazırlıklı olun. “TKOL” beş müzik dahisinin soluklandığı, geçmişine bakıp gelecekte onları nelerin beklediğine dik baktığı bir durak. Tüm sarfiyatı bir yana bırakırsak ve sadede gelirsek; “The King Of Limbs” asla yenilik içermeyen sadece yeni bir Radiohead çalışması.

Sayısal değer meraklılarına: 3/5

 

ve Radiohead 2011...

ve Radiohead 2011...