Manu Chao
Manu Chao

Dünya Müziği terim olarak batı dünyasının modern kitlesel popüler ve klasik müzik akımının dışında kalan müzik olarak ifade ediliyor, bu da doğal olarak içinde bir isyankârlık barındırıyor. Normal akımın dışında olmak, dinleyenlere farklı müziksel karışımlar sunmak, kısaca muhalif olmak. Bu farklılıkları sunarken aynı zamanda insanların da size saygı duyup, takip etmeleri, hatta kendilerini sizin yerinize koymalarını sağlamak ayrı bir nitelik.

Tüm bu karışımı bir noktada sağlamak oldukça zor olmasına rağmen bunu başarmış olanlar elbette var. Bunların arasında, isyankârlık, muhaliflik, dünya müziği ve alternatif popülerliği günümüzde en iyi temsil eden hiç kuşkusuz José-Manuel Thomas Arthur Chao yani namı değer Manu Chao yer alıyor. Politik görüşlerinden taviz vermeyen, ama dünyanın tadını da olabildiğince çıkarmaya çalışan bir müzik adamı olan Manu Chao yaptıklarıyla hem rock hem de dünya müziği kulvarında depreme neden oldu.

Canlı konser albümlerini saymazsak 2008 den beri fiilen yeni stüdyo albümü üretmeyen sanatçı 2021’de sesi çıkacak gibi. Bu yazının meselesi gelmekte olan yeni albümünün ışığında bu dünya müzik adamını bilenlere tekrar hatırlatma, bilmeyenlere ise şimdi bir kılavuzluk etme zamanı…

Bir zamanlar Bob Dylan “kanunun dışında yaşamak istiyorsan dürüst olmalısın” yazmıştı. Bu cümle birebir Manu Chao’u anlatıyor. Sanatçı hiçbir kural tanımadan geniş kültürselliğe ve radikal politikaya dünyasal ezgileri ile burnunu sokuyor. Kendisini bile temsil eden büyük müzik sektörüne karşı tutkulu bir duruşu var. Yaptıklarında herhangi bir entrika veya yapaycılık olmadığından dolayı, en azılı karşıtları tarafından bile saygı görmeyi başarıyor. Görülmemiş bir eğlence, tükenmeyen umut, herkesi ürperten şeytan tüyü ve insana yalnız olmadığını hissettiren bir tavra sahip olan sanatçı, böylece dinleyen herkesi yerinden kaldıran sımsıcak bir müzik ve evrensel bir duyarlılık sergiliyor.

21 Haziran 1961 yılında İspanyol diktatör General Francisco Frano’nun zulmünden kaçıp Fransa’ya yerleşen kozmopolit bir ailede gözlerini açan Manu Chao, Paris’in varoşlarında doğdu.

İspanyol, Küba ve Cezayir köklerine sahip olan sanatçı, sol görüşe sahip bir aile ortamında hayat hakkında ilk görüşlerini genç benliğine işlemeye başladı. Sanatçı ve entelektüel bir toplumun içinde büyümeye başlayan Mano Chao, böylece genç yaşta sosyal eşitlik ve kültürel çeşitlilik üzerine geniş bilgi sahibi oldu.

MANU CHAO
Manu Chao © GUIDO FUA’ / EIKONA

Seksenlerin başına gelindiğinde günlük işlerde çalışan Manu, geceleri Hot Pants (Sıcak Pantolonlar), Joint de Culasse ve Los Carayos (burada yazamayacağım kadar birçok kötü anlamı olan İspanyolca argo bir kelime) gibi gruplarda müzik açlığını giderdi. Bu dönemde ağırlıkta The Clash gibi grupların punk ve rock temaları üzerine müziksel serüvenini sürdüren sanatçı, seksenlerin sonuna gelindiğinde modern Fransa’nın temsil ettiği tüm kültürlerin aynı havanda dövüldüğü bir müzik türüne sokuldu. O dönemde pazarlama ve sınıflandırma ihtiyacı karşısında müzik endüstrisi tarafından belirlenen “yabancı” (Batılı olmayan) her türlü müziğin Dünya Müziği çatısı altında toplandığını düşünürsek, Manu Chao ve ekibi bunun ilk temsilcilerinden biri oldu.

Hot Pants adlı grup bir demo ve albümden sonra dağılmasına rağmen Manu kardeşi Antoine ile birlikte Los Carayos adlı grubu kurdu. Hot Pants grubunda yaptıkları ezgilerin üzerine farklı kültürel ezgileri işleyerek kendine özgün bir ses sentezi yaratan bu yeni oluşum, sekiz yıl ayakta kaldı ve dağıldıkları 1984 yılına kadar üç albüm çıkarttı. Bu zamana kadar geniş bir müzik yelpazesine sahip olan Manu Chao bu birikimini dünya ile paylaşmak için 1986 yılında kuzeni Santiago Casariego ve yine kardeşi ile birlikte adını Perulu terörist örgütünden alan Mano Negra (Siyahî El) adlı grubu kurdu.

Mano Negra, Batı Avrupa’nın kültürel çemberinin dışında kalan İngilizce konuşmayan ülkelerin müziğini temsil etti. Her ne kadar dünya çapında bir topluluk olmasa bile, özellikle ana dili İngilizce olmayan Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinde çok sevildi ve yandaş buldu. Bilhassa Hollanda, İtalya ve Almanya’da çok büyüdü ve daha sonra bu tutkuyu dünyanın geri kalan ülkeleri takip etti.

Daha çok keşfetme tutkusu ile yanan ruhların, dünyayla ilgili endişe duyanların grubu olan Mano Negra tıpkı yaşadıkları yer olan Paris gibi renkli, çok kültürlü ve çok sesli bir müzik yarattı. Grup devrimci hareketleriyle reggae, rai, ska, salsa, rap, Latin ve rock gibi birçok türü arzu ettikleri herhangi başka bir tarz ile kol kola sokup, ortaya kültürel bir estetik çıkarttı.

Grubun ilk albümü “Patchanka” (İspanyolca ucuz dans müziğine verilen argo Patchanga kelimesinde türetilmiş) bağımsız bir müzik şirketinden 1988 yılında çıktı. Albümdeki ‘Mala Vida’ adlı şarkı, önce Fransa olmak üzere birçok elit alternatif müzik çevrelerinde, ardında da Avrupa’nın birçok ülkesinde vazgeçilmezler arasına girdi.

Bu albüm grubun Virgin Fransa şirketi ile anlaşmasına vesile oldu ve 1989 yılında “Puta’s Fever” piyasaya çıktı. Bunu 1991 yılında grubun ilk iki albüme kıyasla daha bir rock ses sentezine soyunduğu “The King Of The Bongo” albümü takip etti. Bu zaman zarfında grup Fransa’nın en önemli aykırı alternatif-folklorik rock temsilcisi unvanına sahip oldu.

Fakat Mano Negra efsanesini ölümsüzleştiren en büyük unsur, grubun iki defa Güney Amerika’ya yaptığı tutkulu ve anarşist turneler oldu. Öncelikle ekip 1992 yılında üstüne sahne kurdukları bir gemiyle Güney Amerika limanlarını dolaştı ve kıtanın her limanında yerel insan ile bütünleşti.

Bir sonraki yıl grup, savaştan dolayı paramparça olmuş olan ve hala çatışmaların yoğun bir şekilde sürdüğü bir dönemde Kolombiya’da on haftalık bir tren yolculuğuna çıktı. Ülkeyi baştan aşağı dolaşan ekip, yerel gerillalar ile güvenli seyahat için pazarlıklar yapıp, durdukları her istasyonda bedava konser verdi.

Bu eşsiz tecrübe, müziksel eylem, her ne kadar gruba inanılmaz bir saygı ve hayranlık sağlamış olsa bile, ekip içten içe ciddi anlamda yıprandı. Manu Chao’un babası gazeteci/yazar Ramon’un söz konusu turneyi kaleme aldığı “Un Tren De Hielo y Fuego” (“Alevden ve Buzdan Bir Tren”) adlı kitapta da bariz şekilde bu yıpranmanın izleri rahatlıkla görüldü.

Un Tren De Hielo y Fuego
Un Tren De Hielo y Fuego

Son bir kez stüdyoya giren ekip, zor bela 1994 yılında “Casa Babylon” adlı albümü çıkarttı. Stüdyoya kimin gelip gelmeyeceğini bilmeyen Manu Chao, böylece ihtimaller üzerine kurulu olan ve adına “casualidad” (ihtimal) dediği bir çalışma tarzı yarattı. O zamandan beri de bu stili koruyan sanatçı, her zaman ihtimaller üzerine kurulu olan anı yaşamayı kendine hedef bildi. Son albümün çıkışından bir yıl sonra Manu Chao’un kardeşi dâhil olmak üzere ayrılan bazı üyeler yüzünden Mano Negro sayfası ilelebet kapandı.

Yoluna tek başına devam etmeye karar veren Manu Chao, takip eden üç yıl boyunca Meksika ve Brezilya’da bir gezgin gibi seyahat etti. Yanına aldığı taşınabilir kayıt cihazı ile binlerce saat ham müziksel fikir ve şarkı teması kaydetti. Ortaya çıkan melodiler Mano Negra çizgisinden çok büyük farklılıklar içeriyordu, bu da Manu Chao’un hedeflediği kültürel sokakların müziğini temsil ediyordu.

Bu işlenmemiş fikirlerin hepsi ince bir müziksel imlikten geçirildikten sonra sanatçının 16 parçadan oluşan ilk solo albümü “Clandestino” ortaya çıktı. Her ne kadar Manu Chao’nun o zamana kadar bir adı olmuş olsa bile, müzik şirketi albümün Britanya’da yayınlanmasına izin vermedi. Tüm bu engellemelere rağmen söz konusu albüm, ağızdan ağıza dolaşarak müzik severlerin dikkatini çekmeyi başardı.

Clandestino
Clandestino

Albümde yer alan ‘Bongo Bong’ ve ‘Clandestino,’ adlı parçaların bu ilgide çok büyük rolleri oldu. Yoğun ilgi sonucu “Clandestino” yarım milyonun üzerinde satış yaparak o döneme kadar (aslına bakarsanız hala) en iyi satan dünya müziği albümü unvanı ile taçlandırıldı. Latin, rumba, samba, reggae ve akustik menşeli rock temalarının harmanlamasından oluşan albüm, dünya çapında toplam 5 Milyon satarak sanatçının hala günümüze kadar en kudretli çalışması. Özellikle alakasız ritimleri ile dinleyenlerin kulağına yapışan parçaların en büyük mucizesi dinlenirken eğlendiriyor olması. İşte asıl müziksel devrim bu.

“Clandestino”yu takip eden adını Madrid’de bir metro istasyonundan alan, ikinci solo albümü “Proxima Estacion: Esperanza” (Sıradaki İstasyon: Esperanza) 2001 yılında raflarda yerini aldı. Yeni albümü “Clandestino” ile benzerlikler içermesine rağmen daha ağır Karayib ritimleri ile sanatçıyı başka bir müziksel atmosfere soktu. Albüm bir anda ve hiç zorlanmadan tüm listelerde üst sıralara yükseldi.

Tüm ciddi eleştirmenler tarafından yere göğe sığdırılamayan albümün turnesi kapsamında sanatçı ilk Efes Pilsen One Love festivali kapsamında İstanbul’da konser verdi. Farklı din, ırk ve renkten oluşan orkestrası ile sanatçı İstanbulluları dört saat boyunca coşturdu. Bunu 2003 yılında Manu Chao’un canlı performansını çok başarılı bir biçimde yansıtan “Radio Bemba Sound System” adlı konser albüm takip etti. Albüm içerdiği 29 parça ile 64 dakika boyunca Manu Chao’un bereketli ve coşkulu ruhunu yansıtan bir cevher niteliğinde.

Radio Bemba Sound System
Radio Bemba Sound System

Sanatçının solo kariyerinde yürüdüğü müziksel patika Mano Negra dönemine kıyasla oldukça deneysel ve Ska, Rai ve Latin ezgilerine daha odaklanmış durumda. Ağırlıkta gitar çalan sanatçı her ne kadar yoluna solo devam ediyor olsa bile yanındaki gruba isim vermekten de çekinmiyor. Birçok dünya enstrümanı çalan sanatçının grubunun adı ise Radio Bemba Sound System.

Manu Chao’nun yazdığı sözler ağırlıkta sol görüşlü aşk, göçmen kamplarındaki hayat, fakirlik, dünya politikası ve kültürel kesişim üzerine.

Bu da elbette sanatçının politik duruşunun en iyi şekilde ifade ediyor. Manu Chao oldum olası Meksika’daki Zapatista’ların hareketini destekleyip, her zaman Amerika’nın politikalarına karşı açık yüreklilikle karşı çıktı. Özellikle küreselleşme karşıtı olan sanatçı, tüm mesajlarını hiç çekinmeden her fırsatta paylaşmasını bildi. Bunun sayesinde ‘Yüksek bağlılık/istifa etmek intihardır’, ‘Herkese aynı güneş’ ve ‘Her zaman ilkbahar’ gibi şarkıları dillerde sloganlaştı.

Manu Chao daha sonra uzun bir süre başka sanatçılar ile müzik birikimini paylaşmaya başladı ve çok başarılı müzik işbirliklerine imza attı. Bunların arasında en dikkat çekeni dünya çapında 600 adet satan Malili iki kör sanatçı Amadou ve Mariam’in “Dimanche Bamako” (Bamako’da Pazar Günü) adlı albümü. Oysa Chao onlara yalnızca ‘eğlence’ olsun diye stüdyoya girmeyi önermişti, ancak altı gün sürecek stüdyo çalışmalarından bir albüm ortaya çıktı.

Chao, şarkı sözlerini getirdi, gitar çaldı ve albümün yapımcılığını üstlendi. Söz konusu albüm birçok ödül almanın yanı sıra punk kökenli çok kültürel altyapıya sahip olan Manu Chao’un dünya ezgilerine ne kadar hâkim olduğunun en büyük kanıtı oldu. Bu sırada meşhur konserlerini vermeye devam eden sanatçı, yüz binleri coşturup dünyanın bilumum köşelerine egzotik seyahatlerini sürdürdü. Tüm bu süreç zarfında sanatçı teşkilat karşıtı prensiplerini ve politik/müzik karışımını korudu ve fazlasıyla geliştir.

Sonra altı yıl sessizliğe büründü. Daha sonra karşımıza “La Radiolina” ile çıktı. Beastie Boys, Jack Johnson, Red Hot Chilli Peppers ve Mars Volta gibi grupların albümlerinden tanıdığımız Mario Caldato ve Andrew Scheps ile birlikte albümün yapımcılığını üstlenen Manu Chao yine dünyayı tekrar sarstı. İspanyolca, İngilizce, Portekizce, Brezilya Portekizcesi ile Arjantin İspanyolcası karışımı olan Portugnolca şarkıların yer aldığı albümden, çıkan ilk 45’lik ‘Rainin’ In Paradize’ sanatçının bitmek tükenmek bilmeyen enerjisinin çok güzel bir örneği olarak tarihe geçti.

La Radiolina
La Radiolina

La Radiolina’dan sonra ancak birkaç canlı albüm ve Malili ikili Amadou ve Mariam ile yaptığı çalışmalar ile kendisinden haberdar olduk, bunun haricinde pek az şey vardı – ancak saatlerce yayınlanmamış müziğin var olduğu biliniyor. Bunca zamandan sonra bile, Manu Chao hala anlaşılması zor, hala “desaparecido”, kayıp otoyolda hızla ilerliyor.

Tüm politik içerik ve sosyal ajandayı bir yana koyarsak, çocuksu vokalli Manu Chao’un müziği tam bir coşku patlaması.

Hoşgörü ve barış mesajları ile müzik camiasının içten ihtiyacı olan bir kurtuluş pınarı. Devrimsel müzisyen, alternatif küreselleşme yanlılarının tüm dünyadaki sözcüsü, ezilen halkın adamı Manu Chao’un müziği, depresyonun değil yaşama sevincinin, dünün değil bugünün ve yarının, küreselleşmenin değil enternasyonalizmin tanımı. Böyle bir karşıt politikanın içerisinde elbette bilinçli olan herkes kendine hitap eden bir şey bulabilir. Asıl Manu Chao mucizesi de bu zaten… .