ABBA memorabilia adorns the guest rooms at Pop House. Photo: Johanna Åkerberg Kassel
ABBA memorabilia adorns the guest rooms at Pop House. Photo: Johanna Åkerberg Kassel

Zamanında sanatçılar kaldıkları oteller veya dağıttıkları otel odaları ile meşhurdular. Bazı özel otellerdeki odalar sanatçıların adı ile pazarlanır, hatta mevzu bahis sanatçının lakabı veya ona özel bir takma ad ile satılırdı. Ancak ister istemez zamanla her şeyin modası değişiyor. İnsanlar meşhur birinin dağıttığı odada kalmanın cazibesinden kurtulmuş gibi.


Şimdi yeni bir eğilim var, bir sanatçının sahibi olduğu otelde kalmak. Artık sanatçılar tüm meziyet listelerine birde otelci unvanını ekliyor. Kendilerine otel açan, hatta otel zinciri kuran sanatçıların sayısı her geçen gün artıyor. İyi bir yatırım imkânı olmasının yanı sıra otellerin verdiği kalıcı misafirperver izlenimi bir sanatçının hayatı boyunca sağlayamayacağı kadar olumlu bir reklâm aracı ve ne yalan söyleyelim oldukça da ilgi çekici.

Turneler, albüm tanıtımı, iş seyahatleri, yeni albüm kayıtları, röportajlar, özel yemekler ve kişisel tatil derken sanatçıların aslında hayatlarının çoğu bir otelden diğerine koşuşturmakla geçiyor. Belirli bir zaman sonra bu otelleri kendi evleri gibi benimsemeye başlayan sanatçılar, beğendikleri otellerde genellikle hep aynı oda da kalmak istiyor çünkü güvensizlikler zinciri arasında orayı kaleleri, kendilerini güvende hissettikleri yer olarak algılamaya başlıyorlar. Bundan dolayı bazıları otele gelmeden önce odasına yanında taşıdığı mobilya ve kişisel eşyaları bile yerleştiriyor. Hatta bazıları bir gece kalsa bile otel odasının dekorunu değiştiriyor.

Elbette otelciler de böyle durumlar için her zaman tetikte olmak zorunda. Bir sanatçı hiç beklenmedik anda sürpriz yapabilir ve öncelikli olarak devamlı istediği oda ona hemen tahsis edilmeli yoksa sonuçları otel bakımından çok ciddi olabilir. Tek kelime ile fiyasko. Bazen dolu olabilen bu odalar anında boşaltılıp sanatçıların ihtiyaçlarına göre hemen hazırlanır, bu arada odada mevcut olan müşteriler ise otel tarafından “upgrade” (daha yüksek kalite) bir odaya yerleştirilip bedava yedirilip içirtilir.

Akıllı bir otelci her iki müşteriyi de memnun etmeyi başarandır. Amaç her zaman herkesi memnun etmek; ancak unutmamak gerekir ki servis sektöründe bu mümkün değildir.

Belki psikolojik nedenlerden, belki çok paraları olmasından dolayı, belki üç-dört ay boyunca her gece peş peşe farklı otellerde ama hep aynı (bej halı, sıkıcı dekor ve kahverengi mobilya) dekorlu odalarda kaldıkları için bazı sanatçılar zamanla kendi yerlerine sahip olmak istiyor. Ancak sırasıyla bu sanatçıları açıklamadan önce, dünyada sanat ile birlikte doğru orantılı olan bir otel pazarlama politikasından bahsetmemiz gerekiyor.

1940’larda Rock’n’roll’un yavaş yavaş patlaması, Hollywood yıldızlarının her yerde cirit atması ve sanatçıların özgürce seyahat etmeleriyle birlikte, oteller de kendilerince yeni pazarlama stratejileri geliştirdi. Bunun en büyük örneklerinden biri; falanca filanca artist/sanatçı/yazar bu oda da konakladı, şu lokantamızda yemek yedi, burada şunu yaptı burada bunu yaptı gibi reklâmlarla normal halkın ilgisini çekmeyi başardılar. Örneğin New York’taki Chelsea Otel’de Sid Vicious’ın Nancy Spungen’i öldürmesi, Hollywood Hyatt’ta Led Zeppelin’in kalması, İstanbul’da Pera Palas’ta Agahta Christie’nin kaldığı 411 numaralı oda veya 1973 yılında Joshua Tree Oteli’nin sekiz numaralı odasında ölen 26 yaşındaki country sanatçısı Gram Parsons gibi, liste oldukça uzayabilir. Bu tür bir “olumlu” veya “olumsuz” şansı yakalayan otelleler ellerinden geldiği kadar bu ayrıcalığı kullanmaya çalışır. Söz konusu özel mekânlar için çok fazla para talep ederler ve karşılığını fazlasıyla alırlar.
Biz asıl konumuza geri dönemim: otel sahibi olan ünlüler. Bunun ilk örneği, 1992 yılında Dublin’deki Clarence Otel’i satın alan, belki de herkesten daha fazla otelde kalan, U2 grubunun üyeleri Bono ve The Edge. Kendi otellerini satın alan sanatçıların başını çeken Bono ve The Edge bunu hem şehirlerine yaptıkları bir yatırım, hem de Dublin’e her geldiklerinde kendi otellerinde krallar gibi karşılanmak için yapmışlar. Her yeni yolun bir lideri olduğu gibi takipçileri de olur.

U2’nun bu yatırımını gören Simple Minds’ın solisti Jim Kerr, 1995 yılındaki turnelerinde Taormina’ya âşık olup, Taorminalı Antonio Chemi ile ortaklaşa Villa Angela Otel’ini açar. Normal otel olan bu iki tesis de aslında misafirlerine fazla bir şey sunmamaktadır, tek ayrıcalıkları sahiplerinin tanıdık birer yıldız olması. Diğer otel sahibi olan sanatçı B52s’dan tanıdığımız Kate Pierson. Woodstock’a fazla uzak olmayan The Lazy Meadow (Tembel Çayır) otelinin sahibi olan sanatçı, tesisine yaptığı şirin dekor ile resmen B52s’un görselliğini gerçek hayata uyarlamış. Belçika’nın en başarılısı, ancak maalesef tüm dünyada hak ettiği ilgiyi göremeyen sanat-rock temsilcisi dEUS grubu, kazançlarını Rondo (İspanya) da bulunan En Frente Arte Otel’e yatırmış. Aynı zamanda bu tesisi stüdyo olarak kullanan grup, yaptıkları reklâm sayesinde Lamb ve Thindersticks gibi grupların da albümlerini burada kaydetmelerini sağlamış.

Tesisin ücra ve sessiz bir yerde olmasından dolayı Brian Molko (Placebo), Bob Hoskins ve Charles Malisnki (Kanadalı Ressam) gibi kişilerin de sık sık sığındığı bir çatı olmuş.


Tüm bu otellerin arasında bekli de en ilgi çekeni ABBA’dan bildiğimiz Benny Andersson’un Stokholm’da 1930 yılında Aston Otel olarak açılan ve kendi zevkine göre yeniden dekore edilip The Rival (www.rival.se) olarak isimlendirilen butik oteli. Otelin 99 butik odasının yanı sıra kafeterya, sinema ve fırından oluşan bu kompleks, tam bir keyif merkezi. Avrupa’daki neredeyse her otel odasının çekmecesine sıkıştırılan İncil yerine, The Rival otelde tahmin edebileceğiniz gibi bir tane ABBA CD’si buluyorsunuz. Böyle güzel dokunuşlarla süslenen otelde kalan herkesi mutlu etmeyi başaran Benny Andersson, müziğinin yanı sıra ne kadar başarılı bir işadamı da olduğunu gösteriyor. Otelde şu ana kadar kalanların arasında Britney Spears, Ricky Martin, Madonna ve Marilyn Manson yer alıyor. Diğer otel sahibi müzisyenler sırasıyla; Pete Doherty (Chateau Sambles’in sahibi), The Magic Numbers ( Maison De Magic Numbers’ın sahibi), Coldplay (Coldplace’in sahibi), Madonna (Maison Madge’in sahibi), Mick Hucknall ( Malmaison / www.malmaison.com) ve Noel + Liam Gallagher (Chez Oasis’in sahibi).

Oteller, her zaman rock’n’roll sözlüğünde önemli bir yere sahip oldu. Bazen Jimi Hendrix, Janis Joplin ve Michael Hutchence gibi sanatçıların dünyadan check-out (çıkış) yaptıkları son nokta oldular, bazen de Elvis Presley’in ‘Heartbreak Hotel’ veya The Eagles’ın ’Hotel California’ şarkıları gibi ölümsüzleştiler. Ancak ne olursa olsun sahip oldukları özel durumlardan dolayı bu tür oteller çok farklı bir turizm kolu yaratmaktadır. Çok yakın zamanda Avrupa ve Amerika’da “Ünlülerin kaldığı/öldüğü/yediği vs.” gibi mekânları ziyaret eden özel gruplar türemeye başlayacak. Bu furya başlamadan önce siz siz olun kendi imkânlarınızla mümkün olduğu kadar ilgi alanınıza giren bu özel otelleri ve mekânları ziyaret edin, yoksa kitlesel talep doğduktan sonra çok geç olabilir.

1 COMMENT

Comments are closed.