Bilgisayarlar gökyüzünde birbirleri arasında iletişime geçtiğinden beri inek bilginlerden, şairlere, sanal filozoflardan bireysel kullanıcıya kadar herkes gelecek üzerine uzman kesildi (sözüm meclisten dışarı). Özellikle günümüzde şimşek hızı ile atılımlarda bulunan fiyakalı teknolojinin getirdiği gelecek bir muamma olarak karşılanmaya başlandı. Bazıları heyecanla beklerken bazıları kıyamet elçisinin geldiğini varsayarak köşelerine sindi. Oysa gelecek ne cidden? Bir sonraki anın bilinmezliği, yarının getirecekleri hatta daha kaba bir ifade kullanırsak gelecek = sürpriz.

Orta yaş sınıfına giren bizlerin şöyle yirmi yıl öncesini düşünmelerini istiyorum. O zaman elimizde ne vardı, neyle mutlu oluyorduk ve neler yapıyorduk? Elbette o zaman da bir gelecek vardı, ama teknoloji zamanımızdaki kadar karizmatik değildi ve bu kadar büyüyüp kocam adam olacağı pek idrak edilemiyordu, en azından bizim gibi temel insan tarafından. O devir plak devriydi, plaktan kasete çekip daha yeni yeni kasetlerin çoğaltıldığı dönemdi, karışık kaset yapmak marifet kabul edilip hayranlık mertebesine ermenizi sağlayan zamandı; PTT’den alınan jeton, daha sonra türeyen data şeritli renkli renkli telefon kartlarının bozuk çıktığı dönemdi; mektubun tek söz sahibi olduğu iletişim zamanıydı, bu liste böyle uzar gider. Peki, o zaman dilimindeki gelecek neydi, şu an yaşadığımız dönem, evet ama böyle olacağı hiç birimizin aklına gelir miydi?

Ne oldu? Teknoloji insanlar tarafından kendilerince ön görülen, belirli olasılıksal verilerle tahmin edilmeye çalışılan geleceğe müdahale etti, farklı ve asla idrak edilemeyecek bir paralellik yarattı. Adeta “Geleceğe Dönüş II” filmindeki zaman kaymasından dolayı oluşan paralel bir dünyaya erdirdi bizleri. Fantezi ürünlerini gerçekleştirdi, algılanamayanlar malum oldu, tasavvuf edilemeyenler önümüzde gerçekleşti, var oldu. Daha yirmi yıl önce hayal olan her şey neredeyse somutlaştı ve kendi içerisinde kollara ayrışarak devrimleşmeye başladı. Durdurulamayacak bir biçimde…

Peki, ne mi oldu? Oturduğumuz yerden kendi sanal âlemimizi yaratıp kral olduk, gizlimiz saklımız kalmadı özelimizi herkese açar olduk, vücudumuza bir uzantı daha dahil edip cep telefonlaştık, dokunup-koklayıp satın alma devrini kapatıp sanallaştık, her şeyi ekranlara sığdırdık, tuvalette geçen özel sükunetleri mesajlaşmakla bozduk, flört etmenin yüceliğini unutup sanal tacizciliğe sokulduk,  korkularımızı yüreklendirdik, nostaljinin ağzına sıçtık, bu hayat yetmiyormuş gibi ikinci hayat yaşamaya başladık, ürkek olup odamıza kapandık, doğadan koptuk, zorlukları kolaylaştırdık ama bir o kadar da kolay olanları zorlaştırdık. Kendimize bir kulp taktık: modernleşme, modern olma, çağı elinde tutma… Doğru, gelecek bu kadar korkunç değil, güzellikleri de elbette var ama bu güzellikler varsayımsal gerçekleri, bilinçli algılamayı ve özellikle insancıllığı köreltti.

Yazı geleceğin kötümserliğini veya kötülüğünü isteyen bir yöne doğru çekilmemeli. İnsanın gelişiminde mutlak önemli bir faktör ama her şeyin fazlası zarardır atasözünden yola çıkarak bu önlenemez gelişiminde bir patlama noktası elbette olacak. Bu yazıyı hazırlarken aklımda Morrisey’in 2009 tarihli “Years Of Refusal” çalışmasının açılışını yapan ‘Something is squeezing my skull’ parçasını dinlerken sözlerin konumuza ne kadar cuk diye oturduğunu gözlemledim. Moz bu parçasında modern hayatta aşk ve arkadaşlık olmadığını vurguluyor neden acaba?

Gelecek aslında en doğal biçimde, aşırıya kaçmadan yaşadığımız an ve hemen sonraki adımda gelen diğer an. Yirmi yıl önce hayal bile edemediğimiz şeyleri, şu var olduğumuz anı ele alarak gelecek kavramı içerisinde yaşıyoruz, gelecekte bizim içimizde yaşıyor. En güzel örnek ise sizin bu yazıyı gelecekte okuyacak olmanız…

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here